11 Nisan 2016 Pazartesi

YERYÜZÜNÜN ŞARK ÇIBANI


Düğünlerde sözlerine hiç dikkat etmeden o türküyle göbek attınız mı? Hadi yapmadınız diyelim. Mütebessim bir yüz ifadesiyle, abartılı jest ve mimiklerle o türküyü söyleyen türkücüyle tempo tuttunuz en azından. Belki bazen melodisiyle dilinize takıldı, gün boyu mırıldandınız türküyü. Tüm bunları yaparken de 15 yaşındaki bir çocuğa neden “Nazife Hanım” dendiğini hiç düşünmediniz. “15 yaşında da Nazife de hanıma doyum olur mu?” sözleri kulağınıza çalınırken, insanın kalbini paramparça etmesi gereken olaya kafa yormayıp, şen şakrak notalara bıraktınız kendinizi. 15 yaşında bir çocuğun, maalesef dilimize yerleşmiş tabiriyle “dağa kaldırılıp”, onlarca kişinin tecavüzüne uğramasına ve büyük ihtimalle öldürülmesine böyle tanıklık ettiniz. Bir dilin hücrelerine nüfuz eden çocuk tecavüzünün, bu toprakların türkülerinde de vücut bulmasının ne anlama geldiğini sorgulamadınız.  Aklınıza bile gelmedi. Sustunuz.


Sonra ne mi oldu?


Türkünün sözlerinden devamla hepimizin yüzüne çarpayım: “15 yaşında da Nazife de hanıma yazık ettiler…”


Yazık ettiler... Yazık etmekten daha da fazlasını yaptılar…

Bu türkünün derlendiği yılların üstünden uzun zaman geçti. 15 yaşındaki Nazife’nin kaderi değişmedi. Ülke, çocuklara ağır travma yaşatanların hukuki ve siyasi olarak korunduğu zift karanlığındaydı. Öyle olmaya da devam etti.

Nazife bugünlerde yaşasa, diyelim ki o tecavüz  mahkemeye taşınsa ne olurdu diye düşündüğünde, kaldırabileceğinin üstünde ağır bir hakikatle karşı karşıya kalıveriyor insan.

Şimdi olsa, o taşra kentinin kerli ferli hakimi, 15 yaşındaki Nazife’nin tecavüzcülerini kurtarmanın tüm hukuki yollarını kullanırdı. Kızın kemik yaşı ‘adli tıp bilimi’ sayesinde 16 olarak hesaplanıp, çocuk tecavüzcülerinin cezası 21 yıldan 15 yıla düşürülürdü. Duruşmada takım elbise giyip kravat takan tecavüzcüler bir de iyi hal indirimi alıp, birkaç yıl sonra hayatlarına geri dönerlerdi. Duruşmada mağdur avukatı olaydan tecavüz diye bahsettiğinde, hukukun o soğuk dili mahkeme kayıtlarına ‘nitelikli cinsel istismar’ diye geçerdi. Tecavüzün haberini yapanlar, tecavüz edenlerden daha fazla bürokratik ve hukuki işkenceye maruz kalırdı.  

Nereden mi biliyorum? Daha o kadar yeni ki… Anadolu’nun turistik bir kentinde 15 yaşında bir kız çocuğunun davasında hakim böyle karar verdi. Siyasetten hukuka, toplumsal kabullerden geleneğe varana kadar her şey birleşti. Organize kötülük, bu ülkenin çocuklarına bunları reva gördü. Yıllar önce o türküde yetişkin kadın etkisi yaratmak için Nazife’ye ‘hanım’ diye seslenenler her kimse, çocuğun yaşını adli tıp aracılığıyla büyütüp cezayı küçültenler de onlar işte. Aramızdalar. Her zaman buradalardı.


Çok uzun zaman önce kitap kurdu bir çocuk olarak evde, kitaplıkta bulduğum bir kitabı karıştırıyordum. Babam, yaşımın bu öyküleri okumak için uygun olmadığını söyleyip kitabı elimden aldı. Çocuk merakı tabii, sakladığı yeri bulup, gizli gizli okudum kitabı. Kitabın adı Kara Vagon’du. İçinde “Güzel Çocuk” adlı bir öykü vardı. O öyküyü okuduğumda babamın kitabı neden benden sakladığını anladım. Tanrı'nın unuttuğu bir ilçede, o dönemin deyimiyle mahrumiyet bölgesinde yaşıyorduk. Öykü de oralarda bir yerlerde geçiyordu zaten. Ağır, çok ağırdı. Bir kasabada, kaçakçıların kendilerini ihbar ettiği için öldürdükleri adamın çocuğunun başından geçenler vardı öyküde.

Kasabanın iki genci, batıdan gelmiş bir konuğu lağım akan  “Hayat Çayı” adlı su kenarına rakı içmeye götürüyor, 10-12 yaşlarında sarışın, çok güzel bir erkek çocuğu da onlara eşlik ediyordu. Çocuk tecavüze uğrarken kasılmasın diye zorla rakı içiren, cinsel açlıklarını, daha önce intikam için tecavüz edilmiş bir çocukla gidermeyi son derece olağan karşılayan iki kişi vardı öyküde. Tecavüz ederken “Bana abi deme!” diye çocuğu tersleyen, “Zaten herkes yapacak.” diye suça kılıf uyduran adamlardı bunlar. Devreye girmek için yanındakilerin tecavüzüne tanık olmayı bekleyen, dehşeti ancak iliklerine kadar hissetttiğinde çocuğu kurtaran ve eline kan bulaşan “Batılı” konuk vardı bir de...

Çok sertti, vurucuydu. Bu topraklarda olup biteni, 9 yaşında bir çoçuk olarak öğrenmenin, bunu da gizli gizli yapmanın yükü ağırdı. Zaten bir süre sonra da birlikte oyun oynağım yaşıtım kız arkadaşlarımdan birinin tecavüze uğradığı ortaya çıktı. Çocuğun ailesi, manifaturacı, mal müdürü, imam, nalbur ve hacı bakkalın da bulunduğu 50 kişinin gözaltına alınıp, il merkezine gönderilmesi her şeyi daha net görmemi sağladı. Bir anda çocuk olmaktan çıktım tabii...

Söylentilerden anladıklarım da sarsıcıydı. Olaydan bütün ilçenin haberi vardı.Herkes susmuştu. Küçük kızın ailesinin de para aldığı için sessiz kaldığı konuşuluyordu.

Şimdi o günlere baktığımda, kötü bir şey dile getirilmediğinde olmamış varsaymanın konforuyla, önüne geçilemeyecek kadar azgınlaşmış kötülükle iş birliği yapma geleneğinin birleştiğini görüyorum. “Hayat başka, kitap başka!” denilerek kıymeti düşürülen bir yazarın o öyküleri nelere göğüs gererek yazdığını, bugünlerde daha iyi anlıyorum. Saçma sapan bir romantizmle, abartıla abartıla anlatılan Anadolu’nun hoşgörülü toprakları masalını, kitapların ve hayatın öğrettikleri sayesinde erken yaşlardan bu yana dinlemiyorum. Ayağımı bastığım yerin ne olduğunu kavradığım günün dehşetini, son günlerde yeniden yeniden yeniden yaşıyorum: Karaman’la, Türkiye’nin dört bir yanından gelen çocuk tecavüzü haberleriyle.

Böylesine tahammülü güç bir hakikat karşısında ne yapmayacağımızı, o öyküyü okuduğum çocukluk günlerinden bu yana biliyorum.

Susamayız. Tecavüzü gördüğü halde çıkar elde ettiği için ses etmeyen ailelerden olamayız.

Duramayız. Olan biteni önce izleyip, sonra canını dişine taksa da, Bekir Yıldız’ın Güzel Çocuk öyküsündeki “Batılı” kahraman gibi çocuğu kucaklamak için yeni tecavüzleri bekleyemeyiz.

Kayıtsız kalamayız. Mahkemede çocuğun yaşını büyüterek cezayı indiren hakimin hukukuyla, adalete varamayız.

Kahrımızdan ölemeyiz. Yan yana durmamız gereken binlerce çocuğu, bu hayatta bir kez daha yalnız bırakamayız.

Bu sessizlik suikastına kapılıp gitmiş herkese, sustuğu için suçun ortağı olanlara, suçu şahsileştirerek örtmeye çalışanlara, siyasetçiye, vakıf yöneticisine, hakime, savcıya, avukata, gazeteciye, kanaat önderlerine, annelere, babalara, doktorlara, öğretmenlere gideceğiz. Gözlerinin içine baka baka, ciğerlerimizi dolduran tüm nefesle haykıracağız. “İki çift lafım var sana." diyeceğiz. “Dokunma artık çocuklarıma, evlatlarıma, kızıma, oğluma. Eğer onların kılına zarar gelirse, ömründe bir karıncayı bile incitmemiş olan ben, hiç düşünmeden yıkarım bu dünyayı başına!” diye çığlık atacağız.

Yakalarına yapışıp, yüzümüzü yüzlerine yaklaştırıp, “Bu ülkeyi yeryüzünün şark çıbanı yapmana, hepimizin yüzünde geçmeyecek yara izleri bırakmana  izin vermeyeceğim!” diye sesleneceğiz.

Acımızı, öfkemizi, dinmeyecek ağrılarımızı kalbimizin en mutena yerinde dirayetle saklayıp, son nefesimize kadar olan bitene isyan bayrağını sallamaya devam edeceğiz.


Kim bilir hangi gecenin karanlığında, hangi soğuk odalara minicik ellerinden tutulup, zorla sürüklenen o çocukların yarasına derman olabilmenin yollarını arayacağız. Yaralarının izi kalsa da acılarını dindirmek için elimizden ne gelirse yapacağız. Bu çocukların sesinin dünyadan silinmesine, öykülerinin yok sayılmasına izin vermeyeceğiz. Onları bekleyen zor yıllarda, biz yetişkinlere yeniden güvenebilmelerinin, hayatı bir yerinden tutup yeniden başlatabilmelerinin yollarını arayacağız.

Bingöl’de, Çorum’da, Antalya’da, Diyarbakır’da, Muğla’da, Trabzon’da, Van’da İstanbul’da, Karaman’da, kısacık hayatlarının en yalnız gecelerini yaşayan o çocukların yüzüne bakabilme gücünü ancak böyle toplayacağız.


Yeryüzünün neresinde olursa olsun, ağlaya ağlaya yara bere içinde uyuyakalmış bir çocuğun acısını, hiç kimsenin yanına bırakmayacağız…

Yapamaz mısınız? Olmaz mı?
Peki o zaman…

Kötülüğün iktidarını güçlendirin, yere batasıca ahlaksızlığın dilini konuştuğunuzun farkına bile varmayın. Güçlü olanın değil, zulme uğrayanın safında yer almanın vicdan meselesi olduğunu aklınızdan bile geçirmeyin

Pamuklara sararak büyüttüğünüz, bakmaya kıyamadığınız, uyurken nefes alıp verişini dinlediğiniz güzeller güzeli evladınızın da başına aynı şeylerin gelebileceğini hiç mi hiç düşünmeyin. Sevgiyi, şefkati, iyiliği sadece kendi çocuğuna vermenin yeterli olduğunu zanneden ruhsuz insanlardan biri olmaya devam edin.

Göklere çıkardığınız, kutsiyet atfettiğiniz düşük zihniyetin çocuk tecavüzünü dillere pelesenk ederek olağanlaştıran “Yurttan Sesler” korosunda yeriniz hazır artık. Buyrun ağzınızı doldura doldura söyleyin:

“O tepeden bu tepeye oyun olur mu? 15 yaşında da Nazife de hanıma doyum olur mu?”

Bu ülkenin bütün Nazifelerine,Yaşar Usta’ya, Karl Marx”a, Bekir Yıldız’a…

Fergün Atalay/11-12 Nisan 2016-Ortaköy

***Bu türküyü Şakir Öner Günhan tek kanallı TRT yıllarında sıklıkla söylerdi. Yazıda anlatılan da onun söylediği şeklidir. Şakir Öner Günhan, “15 yaşında da Nazife de hanım kimlere aldanmış?” ve “15 yaşında da Nazife de hanıma doyum olur mu?” diye seslendirir. Muzaffer Akgün aynı türküyü, “15 yaşında da Nazife de hanımı kimler aldatmış?” ve “15 yaşında da Nazife de hanıma oyun olur mu?” sözleriyle söyler. Türkünün iki söylenişi de üzücü elbette. Nazife birinde aldanıyor, diğerinde de oyuna geliyor. Çocuk sonuçta…







14 Ekim 2015 Çarşamba

VASATİ 40 ÇÖP


Derdiniz mi çok?


Canından can koparılan insanlardan da mı çok?


Şimdi sosyal medyadaki sayfalarınızı geceden siyah bir kareyle doldurdunuz da görevinizi mi yaptınız?


Şen şakrak, içi boş fotoğrafları, incir çekirdeğini doldurmaz yorumlarınızı bir süre durdurunca gönlünüz ferahladı mı?


Galiz küfürler edince geçti mi?


Olan bitene kayıtsız kalmadığınızı sosyal medyada göstermenin şovu, utancınızı yendi mi?


Daha soru sorayım mı?


Sormayayım tabii.


Aslında bu yazı, daha bir hafta önce aldığım notlara göre şöyle başlayacaktı:


“Tıka basa, çatlayıncaya, patlayıncaya kadar yemişsiniz. Anneniz dünyanın en güzel yaprak sarmasını, kardeşiniz sizin sevdiğiniz revaniyi hazırlamış. Haylaz babişkonuz, annenizin cilveli itirazına rağmen rakıları yuvarlamış o gün yine. Gülünce gözleri o yüzden çizgi gibi olmuş yazdığınıza göre. Bodrum’daki yazlığınızın kahverengi tuvalet seramikleriyle kaplanmış, onca filtreye rağmen çirkinliği gizlenememiş  beton terasındasınız maaile. Arkanızda, mezar taşlarını andıran sıra sıra yazlık evlerin arasında, mendil kadar bir deniz manzarası var. Fotoğraflara ve altındaki yorumlara bakılırsa pek de mutlusunuz, prenses, pardon premses gibi hissediyorsunuz o gün: Ulu manitu mutluluğunuzu daim etsin aşkitellam. Sofranızdan Halil İbrahim bereketi eksik olmasın, rabbim ayırmasın! En kötü gününüz böyle olsun güzeller güzeli. Çok güzelsin premsesim, Allah bugününüzü aratmasın...”


Başlayamadı tabii. Ölümlerden ölüm, zulümlerden zulüm beğen ülkesi ömrümüzün üstüne, sıra sıra 99 kişilik toplu mezarla çöktü…


Uzun zamandır siz-biz olarak ayrıldığımızı, hatta birkaç adım daha eskiye gideyim, aslında hiçbir zaman yan yana duramadığımızı söylemekle başlayayım işe. Zaman zaman kimliği farklılaşan öfkeli bir ağabeyin, kardeş dediklerine her türlü zulmü reva gördüğü, etle tırnak benzetmesinin olası bir ayrılığı halinde koparılıp atılacak tırnak olmanın “öteki”ye, yani bana, yani size vehmedildiği bir dünyanın içine fırlatıldık ne de olsa.


Şimdi bu yüz yıllık gerçeği kabul etmenin zorluğundan olsa gerek, gündelik hayatta ve sosyal medyada son dönemde sık sık yüz yüze kaldığımız ırkçılığı, ayrımcılığı  dert eden bir avuç insan şaşkın ve üzgünüz. Ölüm acısının siyasi, etnik ve dini çerçevede şekillenmesinin ve ifade edilmesinin, en azından vicdani gelişimini tamamlayamamış insanlar için  kaçınılmaz sonuç olduğunu içten içe biliyoruz. Bildiklerimizin ölümlerle üstümüze boca edilmesine, siyasetin malzemesi olmasına, ana dilimizin hücrelerine kadar sinmesine, katilin maktulün kimliğine göre tanımlanmasına tahammül gücümüz kalmadı sadece.  


Ölenlerin kimliklerine bakarak, tam manasıyla taraf tutma saikiyle içindeki kederi veya arsız sevinci sosyal medya marifetiyle ortaya saçmanın birbirinden farkı yok aslında. Bugün 15 yaşında, batılı, kendisini Türk ve müslüman olarak tanımlayan bir kız çocuğu, kendisinden hissetmediği ölülerin ardından yaşadığı “Mutluluğu” olabilecek en net sözcüklerle ifade ediyor Twitter’da. Kendisi gibi yazan binlerce kişiyi gördüğünde, verdiği tepkinin doğru olduğundan bir an bile şüphe duymuyor, duymayacak elbette.  Akıl çerçevesinden bakılınca olan bitenin garipsenecek bir yönü yok. Ama işte, incinen, bir daha yeşeremeyecek kadar kökünden kopan yerler oluyor içimizde. Öyle bir noktaya geliyor ki insan, 2011 Van depreminde Twitter’a “Deprem Van’da, Kürtler öldü ama valla üzüldüm lan.” yazan ayrımcılıkta bile bir nebze şefkat olduğunu düşünüp, ‘hiç değilse bu noktada kalsalardı’ diye aklından geçirebiliyor.


O çok takipçili fenomenler, şov dünyasının somut şöhretlere sahip ünlüleri de tel tel dökülüyor böyle durumlarda. Doğaldır, olabilir. Olağan zamanlarda sosyal medyaya aşk, seks, ilişkiler, gündelik hayat üzerine adrese teslim net tespitler yazan fenomenin veya rol aldığı filmi, söylediği şarkıyı anlatan, ara sıra avanak hayranlara laf yetiştiren bir şöhretin böylesi ağır konularda akılla, duyguyla  yola çıkması kolay değil. Nereden, nasıl sözcükler bulunur da, içinde olmayan bir insana vicdan anlatılır bilemiyorum. Sezgiyle şunu söyleyebilirim sadece: 0-3 yaş arasında her ne yaşanıyorsa, her ne oluyorsa, o dönemde olan biten her neyse, sonunda ona dönüşüyor insan.


Yıllar önce, “O şimdi asker canı neler ister, uykuda mevlam beni ona göster” diye bir şarkıyla ucundan kıyısından şöhret olmuş biri vardı. Hala varmış, öğrendim. Ankara’daki katliam sonrasında selfie çekip, tabii üzüntülü bir gün olduğu için siyah beyaz filtreliyor ve Cumhurbaşkanını mention bölümüne koyarak, Türkçesini benim düzelttiğim şu paylaşımda bulunuyor:


“Doğunun temiz insanları başka bölgelere yerleştirilsin. Doğuyu baştan yaratmak için bütün bölgelerin  bombalanması insan girilemez bölge ilan edilmesi gerekiyor. O zaman hangi toprak için ne yapacaklar, nerede barınacaklar görelim.”


Aptallıkla, ayrımcılıkla, haysiyetsizlikle, kötü kalple, çiğlikle açıklanamayacak kadar berbat bir örnek işte. Yine aynı noktaya geliyoruz: Vicdan dediğimiz anlatılabilecek, kavranması sağlanabilecek, bir insana sonradan enjekte edilebilecek bir kişilik özelliği değil. Tabii bir yandan da kibirle, öfkeyle, kendisinden hissetmediğine öteki diye bakmakla bir anda yerle bir olabilecek kadar kırılgan vicdan...


Mesela kalemi güçlü, çok genç yaşlardayken büyük gazetelerden birinde köşe sahibi olmuş, kitaplar yazan bir gazeteci var. Twitter tabiri ile söyleyeyim, “Duyar kasmak” eyleminin önde gelen isimlerinden biriydi her daim. 1 buçuk milyondan fazla takipçisi olan bir Twitter kullanıcısı şimdilerde. Ankara katliamının kanı kurumamışken, başka bir dile çevrilen kitabının tanıtımını, o kitapla birlikte çektiği Selfie’yi de ekleyerek, acıklı ifadeler eşliğinde duyurmakta tereddüt etmiyor. Tepkiler üzerine o paylaşımı sildikten sonra, reklam yapmadığını, sadece “Biz” de varız demek istediğini yazıyor. Twitter’ın aklı selim sahibi kullanıcılarından birinin “Esnaf odası başkanlığına tek adayımsınız.” içerikli yanıtı, ağır da olsa yerini buluyor. Olan biten her şeye hassasiyet gösterdiği iddiasını altını çize çize yansıtan birinin, dünyayı sadece kendi etrafında döndüren kibrine bir çizik atabiliyor mu bilemem.  


Aslında bu yazı, böyle olmayacaktı. Daha önce aldığım notlara göre şöyle devam edecekti:


“Çok mutlu aile fotoğrafınızı #tbt yaptın öyle mi?


Daha dün gece ayyaş babişkon tak fişi bitir işi yaparak annenin yıllardır devam eden baş ağrılarına yenilerini ekledi. Hayatında yemekten başka zevk olmadığı için çıkmadı mı 150 kiloya annen? Revani yapan kardeşin var ya, o daha 10 gün önce bileklerini kesti be! Ya sen? Sana ne demeli? Sen Bodrum uçağına biner binmez, o çok kıymetli zengin kocişinin kendi deyimiyle Rus klasiklerine dadandığını daha ne kadar bilmezden geleceksin?


Hiçbir estetiği olmayan bir kareye hapsettiğin o tatil kasabasında kanalizasyonun patladığını ve etrafın bok koktuğunu fotoğrafla gizleyebilirsin öyle değil mi?


Instagram’a  fotoğrafını koyduğun ıspanaklı kol  böreğinin 87 beğeni, 18 yorum alması çok mu önemli? O böreğin sindirim sisteminin son noktasına ulaşmadan önceki halini beğenmemi hatta gıpta etmemi mi istiyorsun içten içe? Eski zamanlarda olduğu gibi evinde gün düzenleyip, karbonhidrat tombulu arkadaşlarınla birlikte tıkınsaydın da, fotoğrafı değil böreğin tadını beğenip eline sağlık deselerdi daha iyi olmaz mıydı sence de?


‘Türkiye’de bir an önce demokratik kurallar işletilmeli, Cizre’deki şiddet derhal son bulmalı.’ Oldu canım profesörcüm. Sen doktor karını evire çevire, ağzını burnunu kırana kadar dövmüş adamsın. Bu konulara hiç girmesen mi acaba?


“Beren Saat’e hiçbir yapımcı iş vermemeli, solcu paylaşımları yüzünden kayınvalidesi bile onunla konuşmuyor.” diye Facebook’a engin görüşlerini yazan arkadaşı da es geçmemek lazım tabii. Kendi aklın belli ki sana yetmiyor. Biraz soluklan istersen. Bak, gazetelerin internet sitelerinde senin için yüzlerce çıplak kadından oluşan çok şahane foto galeriler var.  


Tamam yoksuluz, tamam gecelerimiz kısa, tamam dört nala sevişmemiz lazım. Buna kimin itirazı olabilir? Ama canım arkadaşım, biraz okusan, azıcık araştırsan öğreneceksin. O şiir Cemal Süreya’nın, Özdemir Asaf’ın değil ki...


Ya sana ne demeli? Facebook’ta paylaştığın 48 adet  el ele, göz göze, dip dibe sevgili fotoğrafının içinin ne kadar boş olduğunu anlatsam, altından kalkabilecek misin?

Arkadaşım geçmiş olsun. Zor bir dönem geçirmişsin. Çok acılar çekmişsin. Tamam, hepsine tamam da… İçinden çıkarılan tümörün fotoğrafının sosyal medyada  ne işi var? Kanlı, kırmızı et parçasını bizimle niye paylaştın?”


Yine kara bir yazı olacaktı. Mizah biraz daha öne çıkacaktı. Olamadı tabii. Yazı, kendisinden çıktı, başka bir yolda ilerlemek zorunda kaldı.


Dünya değişti. Hayat değişti. Hepimiz değiştik. Ruhen oldum olası kopuktuk. Sosyal medya, bu kopukluğun ayyuka çıkmasının en önemli araçlarından biri oldu sadece. Türkiyeli insanın bilgeliği, kucaklayıcı karakteri, birlikte yaşama arzusu, hoşgörüsü diye abartılarak anlatılanlar o romantik kitaplarda, dinlerken hala içimin titrediği türkülerde kaldı. O eski zamanlarda içimizde  iyiliğe güzelliğe ilişkin haslet var mıydı, artık ondan da emin değilim. “Bilgi kuvvettir.” diyene de bir çift lafım var: O işler her zaman öyle olmuyor işte! Yaşananları aklın çerçevesiyle anlamaya çalışmak, yorumlamak yetmiyor. Her ne olacaksa, ne yaşanacaksa, sıfır kilometre bir “sıfır” bulup değiştirmek için harekete geçmek, olabilecek her şeye, her duruma sıfırdan başlama gücünü toplamak gerekiyor. “Umut var mı?” diye sorarsanız sadece kendi adıma cevap verip, son dönemde ne yaptığımı anlatabilirim size.


Yüz yıldır kış soğuğu içinde, karlı bir sokağın köşesindeyim.
Ölenle ölmemişim, ölememişim de… Yalnızım, eksiğim, sakatım.
Yanımdan neşeyle gelip geçenler var. Kimi sıcacık evine gidiyor, kimi bu soğuğa rağmen gülüp oynuyor. Donmuşum, buz kesmişim. Çığlık atmaya çalışıyorum, sesimi duyuramıyorum.


İçimde kibrit çöpü gibi yana yana tükenen sözcükler var. Vasati kırk çöp.
İlkini yakıyorum.


Pırıl pırıl güneşli bir gün. Mavi yeşil bir dünya, hayattan koparıldı zannettiğim herkes orada. Kocaman mavi gözlü Veysel de, martı gibi kaşları olan Berkin de. Dünyaya şaşkın bakışlı tek fotoğrafını bırakıp giden pare pare Ceylan da, dondurucuda kaskatı kesilmiş Cemile de. Adlarını kalbime kazıdığım tüm çocuklar, gençler, kadınlar erkekler, hepsi orada. Herkesin birbirinin gözünün içine özenle, sevgiyle baktığı bir ülke. Bir lokmanın bile paylaşıldığı kocaman bir sofra, hep bir ağızdan, ama herkesin kendi dilinde şarkılar söylediği bir hayat. İyilik güzellik işte, çocukluğumdan bu yana hayal ettiğim düş dünya.


Bu düşü kaybedemem. Bu dünyayı kaybedemem. Kaybedemem.


Bir kibrit daha yakıyorum, bir kibrit daha yakıyorum, bir kibrit daha yakıyorum, bir kibrit daha, bir kibrit daha, bir kibrit daha...


Ama yok. Fakat yok. Devlet dersinde öldürülen, dövülen, yaralanan tüm kardeşlerim için...


Fergün Atalay/13-14 Ekim2015-Ortaköy.


9 Ağustos 2015 Pazar

BU DA GELİR, BU DA GEÇER...


Bir zamanlar fırtınalar estirirdiniz. Saatlerce koşardınız. Oldum olası güzeldi bedeniniz. İtiraf edin, beğenen bakışlara da tutkundunuz. Ağrı Dağı’nın zirvesindeydi gözünüz. Her yere yetişir, hiçbir şeye geç kalmazdınız. İyi bir işiniz, size eşlik eden yol arkadaşınız vardı. Gündelik dertler oluyordu ama dolu dolu yaşamak da sizden sorulurdu. Dünya emrinize amadeydi. Hem zaten süper kahramandınız siz.

Şimdi bunların hepsi uçtu, gitti.

Hastasınız.

Çok hastasınız.

Bir anda başınıza gelmiş de olabilir, yıllar öncesinden kalan izler tepenize hastalık olarak çökmüş de olabilir.

Freud “Anatomi kaderdir” dediğinde tam olarak ne anlatmak istedi, uzmanlar açıklasın. Ben 10 yıl deneyimli bir hasta olarak size şunu söyleyebilirim. ”Anatomi kederdir” diyeceğiniz günler başladı bile.

Kendi bedeninize hayal kırıklığıyla, hayretle, üzüntüyle bakacaksınız bir süre. Bir zamanlar yaptığınızı bile fark etmediğiniz en küçük hareket zor gelmeye başlayacak. Hatta canınızı yakacak: Mesela sağ bacağınızı pantolonun paçasından geçiremediğiniz için lapa lapa kar yağarken şortla hastaneye gideceksiniz. Mesela alt kattaki markete asansörle inebilseniz de, kapısından adım atabilecek gücü bulamayacaksınız. Mesela dört adım mesafedeki mutfağa gidip su içmek için, yazı yazarken oturduğunuz koltuğu tekerlekli sandalye olarak kullanacaksınız. Mesela artık ellerinizi hissetmediğiniz için düğmelerini kapatamadığınız gömlekleri giymekten tamamen vazgeçeceksiniz.  Mesela artık aynaya baktığınızda sağlık fışkıran kendinizi değil sizin olmaktan çıkmış, kırık dökük, iyiden iyiye zayıflamış bir beden göreceksiniz.

Gerçekliğin duvarına tosladınız!

Gerçekliğin duvarına hoş geldiniz!

Yıllarca dizginleyemediğiniz kibir bir anda tuzla buz oldu! Hastalanabilir, hatta ölebilir bir canlı olduğunuz gerçeğini hanidir unutmuştunuz. Hayat sizi hizaya getirmenin yolunu, bedensel travmayla başınıza vura vura öğretmeye geldi!

Bana da böyle oldu çünkü.

Uzun uzun başıma ne geldiğini anlatmayacağım. 10 yıllık hastalık sürecinde 2 omurga ameliyatı geçirdiğimi, içimde sayısını unuttuğum kadar vida ve protez olduğunu, sezgilerim beni yanıltmıyorsa-ki bu konuda hiç yanıltmadı- hiç de uzak olmayan günün birinde beni bir ameliyatın daha beklediğini söylemekle yetineceğim.  O zor günlerde ihtiyacını duyduğum ama bulamadığım bir tek şey vardı: İstiyordum ki bu yollardan geçmiş biri yanıma gelsin, “ Bu da gelir, bu da geçer. Bazen de geçmez. Kolay değil.” desin,  ağrıyan yerinizi öğrendiğinde dert paylaştığını zanneden insanlar kadar kolaycı olmasın…

O zaman hadi başlayalım.

Sağlıklı bir hayat sürerken birden hasta olmak, yabancısı olduğunuz ağrılara dayanmayı öğrenmek ve bu konuda kabul makamına gelmek kolay iş değil. Sizi seven insanların davranış kalıpları da kabullenmeyi zorlaştırır bazen. Bir de şu var tabii, hasta olduğunuz zaman bedeniniz kamu malına dönüşür, herkes sizin üzerinizde hak sahibi olur. Sandalyeyi kaldırdığım için annemden, şişko kedimi kucağıma aldığım için kardeşimden, yemek yiyemediğim için arkadaşımdan, sigara içtiğim için doktordan fırça yemişliğim var. Boş verin, hasta da olsa o sizin bedeniniz. Her söyleneni dikkate almayın.

Şu kibiri üzerinizden atın artık. “Neden ben?” sorusu korkunç bir noktadır. Siz kimsiniz ki bu soruyu sorabiliyorsunuz? Diğer hastalardan bir fazlanız olduğunu mu düşünüyorsunuz? Yoksa hala özel biri olduğunuz safsatasına mı inanıyorsunuz? Çocukluğum bu tür bir yaklaşımla hayatı kendisine ve çevresine zindan eden insanlarla geçtiği için başıma ne gelirse gelsin “Neden ben?” diye sormamaya yeminliydim zaten. Ara ara zihnimi hafifçe yoklasa da, hatta hastalanmam için suçlayabileceğim iki polis olsa da yapmadım bunu. Dedim ki kendime ve bu cümlede de bir nebze kibir olduğu bilgisinin farkında olarak: Başına gelen hiçbir şey için neden ben diye sormayacak tevazuya ulaşmış birinin ara sıra yorulmaya hakkı var. Ve bir de,  Farsça ’da hasta ne demek biliyor musunuz? Yorgun demek. Ara sıra yorulun tabii. Bu sizin en doğal hakkınız.

Hastalığınızın size verilmiş bir armağan olduğunu düşünmek sakat bir durumdur, Tanrı’nın sizi böyle cezalandırdığı kanısına kapılmak da. Tamam, değerli bir şeyi kaybetmek ve bunun getirdiği değişimi algılayabilmek insanı ilim irfan sahibi yapar, bu doğru da, hastalıktan özel bir kimlik yaratmak da eksiltir.  Tanrı’ya gelince… O kadarını pek bilemem ama işlediğimiz günahlar için kuyumuzu kazmayacak kadar şefkatlidir bence… Yani… Sanırım… Galiba...

Tabii ki aileniz, arkadaşlarınız yanınızda. Ama yalnızsınız. Denize, ormana, kedilere, çiçeklere, bahçedeki ceviz ağacına konan kuşlara baktığınızda, artık hiçbir şey göremeyecek kadar kederli olduğunuzu kimseye anlatamazsınız. Ağzınızda büyüyen lokmaları, yemek yiyebilmek için verdiğiniz olağanüstü mücadeleyi dile getirecek sözcükleri zaten siz de bulamazsınız. Ağrılarınızı anlatabilirsiniz, ıstırabınızı asla. Yalnızsınız.

Uzun hastane dönemleriniz olacak. Çok sayıda tetkik yapılacak. Bıkacaksınız. MRI cihazında geçirdiğiniz saatlerde “Keşke ölüp gitsem.” bile diyeceksiniz. Omurganıza iğnelerle girip ilaç verdiklerinde o cihazları icat edenden, o tetkiki yapan doktora kadar küfredeceksiniz.  Ama takılmayın. Güneşli bir yaz gününde, o cihazdan çıkacaksınız ve hastane yakınında bir kafede otururken, “BMW MİZ YOK AMA UÇAĞMIZ BONZAİ” diye bir duvar yazısı görüp gülümseyeceksiniz. Yanı başınızda size sevgiyle, özenle bakan bir çift dost göze, yine şükredeceksiniz. Eve döndüğünüzde uzun zamandır küskün beyaz sardunyanın tomurcuklandığını fark edip mutlu olacaksınız. O gece bir yaz yağmuru mevsimine inat şiddetle yağdığında, yasemin kokuları hasta yatağınıza kadar ulaşacak mesela. Rastgele açtığınız bir kitaptan “Başımıza gelen bütün bu şeyler, dünyada olmamaktan daha iyi.” diyen bir şairin sesi yükselecek. Üst katta oturan gençlerin açtığı müziğe kulak kabarttığınızda “My body is a cage.” cümlesini duyup, “Tanrım, nasıl bir mizah anlayışınız var sizin?” diye tebessüm edeceksiniz. Oluyor bunlar, olacak hep...

Zor dönemler dostun düşmanın netleştiği dönemlerdir. Hayatın size yaptığı bu kıyağı iyi değerlendirin. Ama zordur da aynı zamanda. Mesela sevdiceğiniz, hasta biriyle olmaktan yorulduğunu haykırıverir günün birinde. Siz yürüyemez haldeyken üzerinize kapatılan bir kapının dünyaya yaydığı o metalik ses silinmez hafızanızdan. Olur bunlar. İçinizde yeşil kalmaya direnen o yer var ya, gün gelir çözer hepsini. Hiçbir hatanın af makamı olmadığınızı bilmenin huzuru er geç gelir içinize. Olur böyle. Her yaranın izi kalır, ağrısı geçer sonunda…

Bu dönemde o çok kıymetli işiniz de yalan dolan olacak tabii. Sık sık rapor verecekler ve bundan dolayı kendinizi iyiden iyiye eksik hissedeceksiniz. Kaybettiğiniz sağlığın son kırıntısına kadar, inatla işe gitmeye devam edeceksiniz. Ve sonunda iş yerinde hastalanıp, hastaneye kaldırılacaksınız. Yapmayın bunu. Tabii burada da insan faktörü devrede. Hasta olduğunuz için suçluluk hissettirilmeyen bir yerde çalışıyorsanız işler bir nebze daha kolay.

Evde uzun zamanlar geçireceksiniz. Çalışırken nasıl geçtiğini anlamadığınız gün, uzadıkça uzayacak evdeyken. Okumak, yazmak, internet sıkacak bir süre sonra ama televizyondan uzak durun derim. Aksi halde bir gün kendinizi ev yenileme programını izlerken ve “Ama bu ev bir atın ürogenital sistemine konmuş kelebek gibi oldu” diye aklınızdan geçirirken bulursunuz. Evlilik programındaki karakterlerin isimlerini öğrendiyseniz, bittiniz. Bulamaç gibi bir zihniniz var artık, güle güle kullanın.

Dilerim bir “Attention Whore” değilsinizdir. Eğer öyleyse yakın çevrenize acımaktan başka bir şey gelmez elimden. Kolunuza takılmış serumu ve hasta bilekliğini filtreleyip İnstagram'a yükler, yüzlerce "Like" 5-10 tane yorum alırsınız. Facebook'ta durumunuzun ne kadar zor olduğunu ağlak ifadelerle yazar, sağlıklı zamanlarınızda ziyaretine gitmediğiniz İkbal Hala'nızın "Yavrum, nazar var sende." yorumuna bile muhtaç olursunuz. Aynı fotoğrafları farklı sözcüklerle süsleyip Twitter'a koyar, hiç tanımadığınız insanlardan gelen saçma bildirimlerle avunmaya çalışırsınız. İlgi budalası yerine birebir çeviriyi tercih ederim, eğer bir ilgi orospusuysanız hastalık sizin için bulunmaz fırsat, çevreniz için kâbustur. Bedensel travma bile bu yönünüzü törpüleyemediyse, sizin için tıp çaresiz, bilesiniz.

Sayısız doktor olacak hayatınızda. Hastalığınızın ne olduğuna bağlı olarak çok sayıda uzman muayene edecek sizi. Şanslıysanız, tamamen tesadüfle en iyisine rastladıysanız, hele bir de aranızda güçlü bir bağ oluştuysa güven problemi yaşamaz, ikinci görüş almak için tırmalamazsınız. Sizi görebilen, bedeninize tamir edilmesi gereken bir makine muamelesi yapmayan, içinde bulunduğunuz durumun ruh halinize yansımalarını algılayabilen bir doktorun varlığına binlerce kez şükredersiniz.

 Bu dönemde hastalığınızla ilgili tıbbi terimleri, bir intern doktordan daha iyi bilir hale geleceksiniz.  Doktorunuz asistanlarıyla “T10 L2 arasına bilateral pedikül vidaları koyalım, harms cage T11 T12 seviyesine konulsun” diye konuştuğunda size ameliyatta ne yapılacağını aşağı yukarı anlayacaksınız. Korkabilirsiniz. Korkmayın diyemem. Olur öyle.  

Sıklıkla Dr. Google’a başvuracaksınız. Tıbbi terimlere hâkim olduğunuz için yabancı kaynakları da okuyup anlayacaksınız. Merak tabii, yapmayın diyemem. Ama uzak dursanız iyi olur. Ameliyat videolarına ise asla bulaşmayın. Ben ettim siz etmeyin!

Moral iğnesini falan boş verin, ameliyathaneye ayık gitmeyi tercih edin. Hasta odasından ameliyathaneye doğru ilerlerken, pencereden görünen gökyüzüne, “Bu son olabilir.” duygusuyla bakabilmenin kabulünden gelen hayat bilgisini, iliklerinize kadar çekin. O an üzerinize inen sükûnetin farkına varın. Ameliyathanede, eğer haliniz varsa, birkaç dakika sonra uyuyacağınız masaya kendiniz yatın. Teslimiyetteki gücü keşfedin.

Aileniz ve arkadaşlarınız için de zor bir dönemdir bu. Hastaya nasıl davranacaklarını şaşıran, mevcut durumu kabul etmekte zorlanan insanlar onlar da sonuçta. Sizi ne kadar üzdüklerini fark etmeden konuşacaklar bazen.  Mesela siz ağrılar içinde, kollarınızda serum, sırtınızı boydan boya kat eden bir yara ve göğsünüzde açtıkları kocaman bir oyuktan çıkan hortumla uğraşırken ziyaretinize gelen biri,  “Allah da seni bu hastalıkla imtihan ediyor” diyecek. Küfretmek isteyeceksiniz biliyorum. Ama yapmayın. İlla ki yanıt vermek istiyorsanız, “Tanrı benim imtihan sorularımı sana mı söyledi lavuk?” deyin.  Veya “Sen her imtihandan geçtin de mi bana bunu söylüyorsun hödük?”  Ama bence kalp kırmayın. Onlar sizi kırsa da yapmayın.


Bir de “Haline Şükretçi” hasta yakınları olacak. Sizden daha kötü durumda binlerce örneği nefes bile almadan anlatıp, şikâyetçi olmamanızı telkin edecekler. “Kamile Abla’nın küçük gelininin abisinin gencecik yaşında tekerlekli sandalyeye mahkûm olduğu” hikâyesinden umut çıkarmanızı bekleyecekler. Bu noktada hiç tereddüt etmeyin, “Ben başkalarının zor durumlarından yaşama sevinci duyabilecek kadar kötü bir insan mıyım, öyle biri miyim ben?” diye yapıştırın cevabı.

Ailenizin tanıdığı birileri gelip, ameliyat sonrasında sigara, soğan, kolonya kokulu elleriyle saçınızı başınızı okşayacak. Haliniz varsa direnin, yoksa çaresi yok. Aile dostu olarak, hastaya göstermeleri gereken şefkatin şovu mutlaka yapılacak. Kaçamazsınız.

Her konuyu kendilerine getiren, rol çalan insanlar olacak çevrenizde. Siz korkunç acılar içinde yatarken, regl ağrısı yüzünden üç gündür çile çektiğini söyleyecek bir kadın. Dizlerinin çok ağrıdığını hasta yatağındaki size anlatmaktan hiç çekinmeyen, odaya giren hemşireye tansiyonunu ölçtüren akrabalar da gelecek. Siz orada öylece yatarken, ziyarete gelenler kendi ameliyat anılarını anlatacaklar. Üstelik bunun size iyi geldiğini düşünecekler. Sabır dilerim. Maalesef bunun da kaçışı yok.

Hastalığınızı ve diyelim iyileşirseniz bu süreci bir başarı öyküsüne dönüştürmeyin. Başarı öyküleri her daim sıkıcıdır, öznesinden başka herkesi figüran yapar. Ve kimse başkasının öyküsüne gönüllü figüranlık yapmaz.

Hastalığınızı ve iyileşme sürecinizi insanların gözüne gözüne sokmayın. Sorulursa en fazla 20 saniyede özetleyin. Hafazanallah, bir bakarsınız ki hastalık anlatmaya tutkun yaşlılara dönüşerek uyanmışsınız o sabah. Unutmayın sakın: Bu, Franz Kafka’nın bile yazamayacağı kadar korkunç bir dönüşüm öyküsüdür!

İşte böyle…

Kim bilir belki bu yazıyı okurken benzer şeyler yaşayan birilerinin yüzünde hafif bir tebessüm oluşmuştur. Belki birileri, “Benim de aklıma gelmişti bu!” demiştir. Belki birileri de, “Seni tuzu kuru, iyileştin bıdı bıdı konuşursun tabii.” diye içinden bana küfretmiştir. Herkesin imtihanı kendine bu dünyada, bu da gelir, bu da geçer. Bazen de geçmez. Bilmez miyim hiç? Hepsi başım gözüm üstüne.

10 yıl oldu. Artık fırtınalar falan estirmiyorum. Hafif bir rüzgârım var hala! Tabii ki koşamıyorum artık.  Bedenimi kırık dökük haliyle de sevmeyi öğreniyorum. Ağrı Dağı’na çıkamadım. Hiçbir zaman da çıkamayacağım. Her yere yetişmeye, hiçbir şeye geç kalmamaya çalışmıyorum artık. Dünya emrime amade değil. Cennetimden kovulmuş hissetmiyorum elbette.

Süper kahramanlık meselesine gelince…

Bakın o konuda taviz veremem. Elbette ki hala süper kahramanım ben. Yürüme yeteneği olan bir süper kahraman!

Daha ne olsun!

Profesör Doktor Azmi Hamzaoğlu'na...

Fergün Atalay/9 Ağustos 2015-Ortaköy. 

25 Eylül 2012 Salı

Neşet Ertaş...




Bozkır çocuk olmaya izin vermez, gençliği de zindana çevirir. Kitaplara ve türkülere sığınmak şarttır. 30 yıl boyunca  denize kıyısı olan, aydınlık, ferah bir kentte yaşama şansım olmadı. Yaşadığım en iyi yer ancak bozkırın ortasıydı. Pencereden gördüğüm uçsuz bucaksız düzlükleri deniz yapmaya o zamanlarda başladım.Türküleri o zaman öğrendim.   

Türküler elimden tuttu, karanlıktan çıkardı. Henüz dünyanın her yerinde aynı ölçüde canımın sıkılabileceğini öğrenmemişken, bulunduğum yeri mütevazı bir cennete çevirdi.  Henüz insanın yaşadığı yere benzediğini öğrenmemişken, taşranın buhranlı da olsa, Anadolu’nun bir parçası olduğunu öğretti. Bozkır, türküler kadar güzeldi. En çok da Neşet Ertaş’ın türküleri.

Ben bugün Neşet Ertaş’tan ayrıldım. Ama türküleri benimle beraber... 

9 Ocak 2012 Pazartesi

VASİYET


Ölüm garip bir şeydi. Doğası gereği iki yüzü vardı. Ölene çok üzülüyor görünen herkes aslında bu seferliğine de olsa paçayı kurtardığına memnundu. Cenaze törenlerinde taze ölünün ardından dökülen gözyaşları aslında insanın kendi ölümüne duyduğu korkuydu.

Ölü, daha toprağa verilmeden unutuluyordu. Ölünün yakın çevresi, eşi dostu cenazenin başında, ölüm haberini aldıkları anı paylaşıyordu. “Haberi İtalya’dayken aldım, ilk uçakla geri döndüm...” “Biz arkadaşlarla Beyoğlu’ndaydık, telefon çaldı, acı haberi aldık...” “Çocuklara meyve yediriyordum. Kocam arayıp söyledi...”

Herkes aslında bu tanıdık cesetle hayatlarına sızan ölümden rahatsızdı. Bu ölüm, gündelik hayatın rutin ve o ölçüde huzurlu bütününe saldırıydı. Önemli olan, tabutun içindekine ne olduğu değil, o tanıdığın ceset olduğu anın kendi yaşamlarına bıraktığı izdi.
 

O çok sevilen ölü, ertesi gün hayata geri dönse, bizzat en yakınları tarafından mezara yeniden gönderilirdi. Herkes o ceset sayesinde hayatta olduğunu biliyordu. Öyle ya, denge buydu; birileri ölecekti ki diğerleri yaşasın. Ya da tam tersi. Sen yaşa ki diğerleri ölsün. Arsız ol, iste, yaşa, cenaze törenine git, hayatın değerini anladığın, artık kimsenin kalbini kırmayacağın, sevgini göstermekte geç kalmayacağın yalanlarıyla birkaç gün idare et, varsa vicdanın için ara sıra gözyaşı dök...

Bayılıyordum bu cenaze levazımatçısı amatör felsefecilere. Ama kural buydu. Bir iki eş dostun kalbi dışında, hakiki acının var olmadığı yerlerdi o cami avluları.

Ben mi? 


Elimde olsa, kendi cenazeme bile katılmazdım. 

Şöyle açık denizde kaybolmak, bir uçak kazasında unufak olmak, bir afette, yarılan yerin içine girmek, üstüme yağan bombalarla kan damlası olacak kadar toprağa karışmak, bir terör saldırısında kaldırıma kazınacak kadar yok olmak....

Yok olmak. 
Sadece bu kadar. 

9 Ocak 2012-İstanbul

29 Ekim 2011 Cumartesi

BEN BİNGÖLLÜ OLAYDIM…

 *1 Mayıs 2003 Bingöl depremi sonrasında yazdığım bir yazı. Yatılı bölge ilköğretim okulunda ölen bu 84 çocuğu anımsayan yok artık... İlk yayınlandığı yer derkenar.com adlı siteydi.

Gül yüzlü, kocaman kara gözlü çocuklar gitti. Bir mayıs gecesi yattıkları uykudan kalkamadılar. Devlet bir gece 6,4 büyüklüğünde çöktü tepelerine. 84 çocuk mezara girdi. Köylerinde okul, ceplerinde para olmadığı için oradalardı.

Ağıtlar yakıyor Bingöllü.
Devlet bize mezar yapmış oyyy…
Oy kurban olduğum, ben öleydim oyyy…

Kalbimin içinde bir ses, canımı yakan bir türkü söylüyor günlerdir.
“Ne olaydım olaydım, ben Bingöllü olaydım, ne olaydım olaydım Çapakçurlu olaydım…”

Yaşamak böyle birşey mi acaba? Hiçbir şeyin değişmediğine, değişmeyeceğine inanmak mı yaşlanmak? Ardımda ölü bir çocuğu bırakarak ayrıldığım Bingöl’ü yine çocuk ölüleriyle anlatmak mı bu ülkede yaşamak?

84 çocuk öldü. Oyyy… Kalbimde Bingöl’ün çocuk mezarları kadar büyük yara oyyy…

Tam 27 yıl oldu. Bingöl’e gidiyorduk. Yol uzadıkça uzuyordu. Saatler olmuştu ama hala ulaşmamız gereken yerin uzağındaydık. Bizi götüren Diyarbakırlı akrabamız bir süre sonra elini arabanın camından dışarıya uzattı, havayı tuttu. "Evet yaklaştık, Bingöl’ün soğuğu gelmeye başladı” dedi. Oysa aylardan yazdı, yıllardan 1976…

Birkaç yıl önceki depremin izlerini taşıyordu Bingöl. Orduevine gittiğimiz yoldaki yıkık dökük binalar 6 yaşımda olmama rağmen hala aklımda. Bir de yollarda gördüğüm barakalar.

Erkeklerin arkasına saklanıp, ağızlarını başörtüleriyle kapatarak gülümseyen kadınları, durduğumuz yerlerde evlerinde ne varsa ikram etmek için çırpınan güzel insanları, geniş düzlükleri çevreleyen dağları geçerek ulaştık Karlıova’ya. Depremi ilk kez Karlıova’da yaşadım, korkuyla sokakta gecelemeyi öğrendim. Sonra okullar açıldı.  Dağlarda türküler söyleyerek çobanlık yapan yaşıtlarımla da o zaman tanıştım.

O yıllarda Doğu’nun okullarında çocuk şarkıları söylenmezdi. Doğulu çocuklar, o şarkıları söyleyecek kadar çocuk da olamazdı. Düşünsenize, iklimin en sertini yaşayan, ölümün en acımasızını gören, ağıtlarla büyüyen Bingöllü bir çocuğun “Bir vatan bırakın biz çocuklara, ıslanmış olmasın gözyaşlarıyla” diye şarkı söylediğini…

Ben ilk kez Bingöl’de türkü öğrendim. Aklımda sadece ikisi kaldı.

“Pencereden kar geliyor”

“Ne olaydım olaydım ben Bingöllü olaydım”

84 kara gözlü çocuk…Tepelerine inen ölümün farkına bile varmadılar. Parasız yatılıydılar. En ucuzundan gittiler ölüme. Çok yakında unutulacak çocuk mezarları oldular. Enkazın altında ölü arkadaşlarını bırakarak kurtulan Doğulu çocuklar, yine çabucak büyümek zorunda kaldılar.

Çocuk parkım Doğulu ölü çocuklarla doldu. Parasız yatılı ölülerim benim, dilimde acı türküleriniz var...

Ah artık biliyorum, yıkıntıların başında dualarla bekleyen o yaşlı kadın, yıllar önce bizlere evdeki son çayını ikram eden kadın. Ölen çocuklar Karlıova’daki sınıf arkadaşlarımın çocukları, ölü arkadaşım Garip’in akrabaları o çocuklar…

Sevgili Nevzat Bingöl, sınıf arkadaşım Ahmet Turan Bingöl başınız sağolsun. Kabul edilmesi en zor ölüm çocuklarınki, bilirim.
Elim kalbimin üstünde, Bingöl’ün içinde, sizlerin yanında. Gelemedim, kusura kalmayın. Ama havayı tutuyorum. “Geldim, Bingöl’ün soğuğu, acısı burada” diyorum. Pencereden hep kar gelecek, biliyorum... Dilimde sizin öğrettiğiniz en acı türkülerle Bingöl’deyim, yine Garip’le ve adlarını bilmediğim kara gözlü çocuklarımlayım…

Türkülerden türkü, acılardan acı, ölümlerden ölüm, ağıtlardan ağıt beğen bölgesinin kara gözlü çocukları, parasız yatılı ölülerim, isimsiz çocuklarım benim…
  
Kalbimde sizin kavruk bedenleriniz için sıra sıra açılan 84 çocuk mezarı kadar büyük yara, dilimde ağıtlar var...

Ne olaydım olaydım,
Ben Bingöllü olaydım.
Ne olaydım olaydım
Çapakçurlu olaydım…

***
Pencereden kar geliyor...
...
Bu nasıl zalım yaraymış aman annem
Beni senden ayırdılar annem
Beni yardan ayırdılar annem
Ben öleyim...
...



  



9 Mayıs 2011 Pazartesi

GÜLE GÜLE CAVİDE HANIM

Tam 95 yaşındaydı. Bir bayram sabahı yanına gittiğimde katarakt mavisi gözlerini açarak, “Sen kimsin?” diye sordu.

“Kim bilir” dedim fısıltıyla, “Kim bilir ki...”

Hayatıma yanıtsız bir soru bırakan bu yaşlı kadın öldü.

Aynı binada yaşayan iki yabancı değildik ama o, hayatın dışında kalacak kadar yaşlı, ben çok meşgul olacak kadar gençtim. Onu ilk gördüğümde apartmanın önündeki bankın ucuna ilişmişti, yaşlı bedenine güneşten medet umuyordu. Ak saçları, yaşlılıktan incelmiş teni, beyaz sabahlığıyla hayalet gibi görünüyordu. Defalarca tanıştık, her seferinde unuttu beni.

Sahipsiz değildi ama yalnızdı. Romen bakıcısıyla birlikte yaşıyordu. İki oğlu uzun yıllardır yurt dışındaydı. Evinin duvarlarında yıllar önce ölen diplomat kocası ve oğullarıyla çektirdiği fotoğraflar vardı. İki fotoğrafta çok güzeldi. Birinde, kalabalık bir baloda incecik beline sarılan kocasıyla, olağanüstü güzellikle bakıyordu hayata. Üstünde ince askılı, kırmızı olduğunu tahmin ettiğim bir elbise vardı. Fotoğrafın sağ köşesine mavi mürekkepli kalemle 1941 Viyana yazılmıştı. Diğerinde bir sayfiye yerinde, sol eliyle uçuşan sarı saçlarını zapt etmeye çalışıyor, sağ eliyle de küçük oğlunun omzunu tutuyordu. Büfede de sarışın, gürbüz torunlarının fotoğrafları vardı.

Fotoğraflara baktığımı fark ettiğinde, “Bu kadar uzun yaşayacağımı tahmin bile edemezdim. Kolay iş değil, çoğu gitti.” dedi. Gözlerini üzerime dikip, “Ya seninkiler nerede?” diye sordu.

“Benim lanetim her şeyin başını-ortasını-sonunu bilerek yaşamak Cavide hanım...”  dedim. Arkasını döndü, yatağına gitti, cevabımı dinlemedi. Beni son kez unuttu.

*****

Cavide Hanım birkaç ay sonra iyice hastalandı, yatağından bile çıkamaz oldu. Önceki gece uyudu, uyanmadı. Yönetici, yaşlı kadının kapısının önünde duran kuru çiçek sepetini, apartmanın girişine, tırabzanın köşesine koydu o gün. Bugün de bütün eşyalarını eskiciler aldı.

Eşyaları taşıyan işçilerin “Sağ yap, sağ yap, tamam, köşeden çık, çevir çevir...” diye bağıran sesleri, duvarlara çarpan mobilyaların gürültüleri kafamın içinde dakikalarca yankılandı.

Onun yaşadıklarının, anılarının, acılarının, sevinçlerinin tanığı eşya bir eskicide artık: Elips ahşap bir masa, döşemeleri erimiş iki berjer koltuk, antika bir büfe, yaşarken ilaçlarını koyduğu sehpa, ölüme yattığı karyola, halılar, el yapımı bir abajur, çevirmeli çok eski bir telefon, mavi emaye bir çaydanlık, renk renk bardaklar, akla gelen her tür ev eşyası...

Kim bilir belki, o eşyaları eve yerleştirdiği ilk gün çocukça bir sevinçle bakmıştır onlara. Hayatını değiştiremedikçe eşyalarının yerini değiştiren kadınlardandı belki de. Belki bir akşamüstü yorgun argın oturduğu o koltukta duvarların sesini dinlemiştir, gözyaşlarını sildiği mendili sehpaya usulca bırakıp, çay demlemek için mutfağa gitmiştir. Belki telefonun diğer ucundaki ses ağladığını anlamasın diye, boğazındaki düğümü bir yudum çayla çözmüştür. Belki de yalnızlıktan kanı çekildiğinde öleceği yatağın sessizliğine gömülmüştür. Olamaz mı? Kim bilir?

Nesnelerin ihaneti işte. Sahibini gömüp, hayata devam eden koltuklar. Bir yaşamın içinde var olan, o yaşama tanıklık eden ama sahibinin ölümüyle savrulup giden şeyler. Şimdi kapısının önüne kadar taşan eşyayla tıka basa dolu eskicide, sokağın hemen başında sessizce bekliyorlar yeni sahiplerini.

Pazarlık konusu olacaklar. Bir zamanlar Cavide Hanım'ın kocasıyla kahve içtiği, sohbet ettiği koltuklar için, “Bunlar çok eski, on beş milyondan çok etmez” diyecekler. Yemekler yapıp sevdiklerini buluşturduğu masayı müşteriler ucuza kapatmanın, eskiciler pahalıya satmanın yollarını arayacaklar. Eskiciler de, eskiciden aldıklarıyla evlerini döşeyenler de, o eşyalara dokunan meçhul ellerin öyküsünü, hiç ama hiç merak etmeyecekler.

Cavide Hanım öldü. İki büyük savaş görmüş yaşlı bedeni sonsuzluğa karıştı. Daha bir hafta önce var olan evi artık darmadağın. Çocukları ve torunları bu sabah eşyaları verip, eve satılık levhası asarak yaşadıkları ülkeye geri döndüler. (Fotoğrafları aldılar mı acaba?) Romen bakıcı Ankara’ya, ölümü bekleyen bir başka yaşlının hayatını birkaç ay daha uzatmaya, ona vakit ayıramayan çocuklarının vicdanlarını temizlemeye gitti.

*****

Yüz yıl yaşamış kadar yorgunum bu akşamüstü. Kafesinde bir ileri bir geri öfkeyle yürüyen kaplanlar gibi evin içinde dolanıp durdum gün boyu.

Sonra, ilk aldığımda çocukça bir heyecan duyduğum koltukta oturup, duvarların sesini dinledim, mendilimi sehpaya usulca bıraktım, mutfağa gidip çay demledim. Telefon çalarken, çayımdan bir yudum içtim...


4 Ekim 2003-Ortaköy